Konuşmanın ana hatlarına baktığımda, gizli tanık ifadesi okuyorum zannettim.
Meğer değilmiş. Konuşan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, konuştuğu zemin de Abant Platformu imiş...
Önce zemini tarif etmekte yarar var.
Google’da Abant Platformu ile ilgili değerlendirmeler arasında en anlaşılır olanı şuydu:
“Liberal ve eski solcu aydınları Fethullah Gülen cemaati ile yakınlaştırmak için kurulmuş ve başarılı da olmuş bir organizasyon...”
Başarı amaçla ilgili değişken bir sonuçtur.
Eğer insanların içine kurt düşürmek kurumlarda şüphe virüsü ile çürüme yaratmak amaçsa, Adalet Bakanı Ergin dün kendini başarıya ulaşmış hissedebilir.
Çünkü ortam “siyasi bir cemaat“i toplantı da ortak inanç zemininde gerçekleşen bir “ayin“i hatırlatıyordu.
Bakanı oradakilerin hepsi onaylamıştır.
Ama şükür ki Türkiye halâ açık bir toplum ve Adalet Bakanı Ergin’in kamuoyuna yansıyan görüşleri, kendisi bir yana, üyesi olduğu siyasi iktidarı da izan ve vicdan kantarına çıkaracaktır.
Gerçeğin tam tersi
Adalet Bakanı dün Abant’ta şunu dedi:
“Anayasa değişikliğinin en önemli amacı vesayet rejimini sona erdirmek demokrasimize vurulan zincirleri kırmak, cunta zihniyetini tarihin karanlık sayfalarına gömmek ve tam demokrasiyi tesis etmektir.”
Bakan Ergin HSYK’daki yeni yapılanmanın ise yargının bağımsızlığını güçlendirme hedefine yönelik olduğunu iddia etti.
Bağımsız otoriteler, gerçeğin tam aksi yönde olduğunu söylüyorlar.
Yani vesayet rejimi asıl Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın yapısını değiştiren hamle hedefine varırsa kökleşecektir.
Aynı şekilde cunta zihniyeti o zaman peçesiz gezmeye başlayacak, yargı da yürütme ve yasama organlarını tek başına kontrol eden partinin boyunduruğuna böylelikle girecektir.
Bir bildiği mi var?
Cemaat olmanın şartı itaattir. Bakan konuşmasına itiraz yöneltilmemesini doğru şeyler söylediğine yormamalıdır.
Özellikle de Cumhurbaşkanı Özal’ın ve Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in ölümleri ile ilgili olarak beyan ettiği “şüphe”yi ortada bırakamaz.
Adalet Bakanı koltuğu, toplumda şüphe ve tedirginlik uyandırmak için kullanılacak makam değildir. Orası soru üretmekten ziyade cevap getiren bir yerdir.
İlk görevi de yargı kararlarına saygı göstermektir ki, her iki ölümle ilgili şüpheler takipsizlik kararları ile noktalanmıştır.
Bildiği bir şey varsa açıkça söylemelidir!
Yoksa iktidar yıkım taşeronlarına yeni işler mi hazırlıyor yine?
Bakan Ergin, siyaset ve yönetim anlayışını değiştirmediği takdirde tarihe kötü bir isim bırakacaktır.
Bilmelidir ki şüphe ve korku salmayı kolay yönetmenin çaresi olarak görmek ve uygulamak bir ayıpsa bu suça Adalet Bakanı olarak katılmak bin ayıptır.
Çünkü o koltuk siyasetçi değil devlet adamı talep ediyor!
Güngör Mengi
Duyurular:
gonuldamlar siir gunlugu siir kitaplığı By Muzaffer ÇALIŞKAN
gonuldamlar siir gunlugu siir kitaplığı By Muzaffer ÇALIŞKAN
|
1
: 03 Temmuz 2010, 07:31:15
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
2
: 03 Temmuz 2010, 07:28:27
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
Tanışma ile tanıma sözcükleri ülkemizde hep birbirine karıştırılır.
İlhan Selçuk’la tanışan herkes onu tanıdığını belirten makaleler kaleme aldılar. Ben İlhan Selçuk’la tanışmadım. Ama onu tanıdığımı iyi biliyorum. Fakat bugün tanıdığım İlhan Selçuk’u yazmayacağım. İstiyorum ki yazdıklarını okuyunuz ve onu yakından tanıyınız. Bugün sizi İlhan Selçuk’la tanıştırmak istiyorum sadece... İLHAN Selçuk 11 Mart 1925’te doğdu. Babası subaydı, Mehmet Kasım.Baba tarafı Girit göçmeniydi, ressam El Greco’nun şehri Kandiya’dan. Girit elden gidince Anadolu’ya, Milas’a göç etmişlerdi. Mehmet Kasım bıyıkları yeni terlemiş Harp Okulu öğrencisi iken Birinci Dünya Savaşı’na katıldı. Suriye’de Mustafa Kemal’in komutasında savaştı. Büyük yenilgi ve ardından büyük direniş günleri, Kuvayı Milliye emrinde Uşak Cephesi’nde savaştı. Ve zafer kazanıldı. Mehmet Kasım artık yüzbaşıydı. Cepheden cepheye koşarak, kurşun atarak, şarapnel parçaları yiyerek mezun olmuştu askeri okuldan. “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı”ydı bu... ‘Kurtuluş’tan sonra her subay ailesi gibi Anadolu’nun dört bir yanını dolaştılar. İlhan Selçuk okula Aydın’da başladı. İkinci sınıfı Sivas Yıldızeli’nde okudu. Üçüncü sınıfı Ankara Keskin’de. Dördüncü ve beşinci sınıfı İstanbul Şişli’de. Ortaokulu ise İstanbul Taksim, Mersin Silifke ve Adana’da... Adana’da sıra arkadaşı Latif Mutlu’ydu, gazeteci Zafer Mutlu’nun babası. Bir diğer okul arkadaşı ise Yaşar Kemal... İlk eylemi Ortaokul son sınıftaydılar. Bir gün duydular ki, Hatay’ın anavatana katılması için Fransızlar güçlük çıkarıyor. Toplandılar, Fransız Konsolosluğu’na gidip slogan attılar. Bu ilk eylemiydi ama son olmayacaktı. İlhan Selçuk liseye Adana’da başladı. Öğretmenleri arasında, sürgün edilen Abidin Dino’yu yalnız bırakmamak için bu kente gelen solcu Güzin Dino da vardı, sağcı Arif Nihat Asya da... İlhan Selçuk’un kaleminin güçlü olduğu o yıllarda ortaya çıktı. Bir gün edebiyat öğretmeni kompozisyon ödevi verdi: “Herkes istediği konuda yazsın”. Birincilik İlhan Selçuk’a verildi. Şöyle yazmıştı: “Öğretmenimiz bize serbest kompozisyon ödevi verdi. ‘Dilediğiniz konuyu yazın, toplayıp okuyacağım’ dedi. Ben şimdi tutup caddelerdeki bozuklukları, yolların çamurlarını yazsam, bu belediyelerin işine gelmez. Onun için yazmayayım. Caddelerde gezen, üstü başı pamuklarla dolu işçi ameleleri yazsam, bu yöneticilere dokunur. Onu da yazmayayım. Ben şimdi...” Yazı böyle devam ediyordu ve sonunda şöyle bitiriyordu: “Bu durumda en iyisi hiçbir şey yazmamak.” (Latif Mutlu Kitabı, İş Bankası Y.) İlhan Selçuk hayatı boyunca hep o kompozisyondaki çelişkileri yazacaktı... Aydınlanma’yla/Rönesans’la o yıllarda Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in Türkçeye çevirttiği klasik dünya edebiyatını okuyarak tanıştı. Bu sayede, Moliere, Balzac, Cervantes, Goethe, Schiller gibi yeryüzünün en büyük yazarlarını tanıdı. Hocası Schwarz’dan etkilendi İlhan Selçuk liseyi Adana’da bitirip İstanbul’a hukuk okumaya geldi. İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği dönemdi. Savaş sonrası barışçıl dönemin etkisiyle avare yıllar yaşadı. Siyasal bilinci pek yoktu, ulusal değerlere bağlıydı. “Komünistlere ölüm” sloganıyla Sertellerin Tan Matbaası’nın yıkılmasında oradaydı. Rüzgâra kapılmıştı. Bu olayı hiç unutamadı, oyuna getirildiklerini kavradı ve rüzgâra hayata boyunca bir daha kapılmadı. Çokpartili siyasi hayatın getirdiği kısmi özgürleşmeyle birlikte Mehmet Ali Aybar’ların, Aziz Nesin’lerin, Rıfat Ilgaz’ların çıkardığı dergilerle tanıştı. Nâzım Hikmet okumaya başladı. Bir de Hitler’den kaçıp Türkiye’ye gelen hukuk fakültesindeki hocası Prof. Andreas B. Schwarz’dan etkilendi. Onun hukuka bakışı/hukuk sistematiği ve olaylara yaklaşımındaki mantık duruluğu İlhan Selçuk’un dünyaya bakışını değiştirdi. Artık her şeyi sorgulamaya başladı. Fakülte bitince sınıf arkadaşı Selahattin Hakkı Esatoğlu’yla yazıhane açtı. Fakat mesleğe bir türlü ısınamadı, adliyeye gidip gelmek, dilekçeler yazmak, dosyalarla uğraşmak istemiyordu. Ağabeyi Turhan Selçuk karikatürist idi. Dergi çıkarmaya karar verdiler. İlk çıkardıkları derginin adı “41 Buçuk” idi. Yıl: 1952 idi. Dergi 5 ay çıkabildi. İlhan Selçuk sonra matbaacı oldu. Hayali vardı, matbaacılıkla işe başlayacak, yayın şirketi kurup dergiler, gazeteler, kitaplar çıkaracaktı. Olmadı. Beceremedi. Anlamıştı, kendisini edebiyata, felsefeye veren bir insanın parayla, ticaretle ilişkisi olmuyordu. Bu nedenle 6 yılda, 3 dergi, 1 günlük gazete, 2 de matbaa kurup batırmıştı! Bu arada sürekli yargılandı. Yazı nedeniyle ilk kez 1952’de hâkim karşısına çıktı. Aradan 58 yıl geçti, ölmeseydi Ergenekon davası nedeniyle yine hâkim karşısına çıkarılacaktı! Evet “darbeciydi” Günümüzde yandaş medya İlhan Selçuk’un hep “darbeci” olduğunu yazıyor. Evet “darbeciydi!” Nasıl mı? 1959’da askere gitti. Manisa Demirci Astsubay Okulu’nda asteğmen olarak görev yaparken 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi oldu. O gece nöbetçi subaydı. Telefonun ucundaki komutanı sevinçten ağlayarak emretti: Kasabaya el koy! O da el koydu... İlhan Selçuk bir Ege kasabasında yaşadığı bu olayı hep Aziz Nesin’in öykülerine benzetti ve bu konuyla ilgili kitap yazmak istedi. Bir türlü fırsat bulamadı. 1961’de askerden dönünce Akşam Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Birinci sayfada imzasız yazıyordu. Ardından Tanin ve Vatan’da da yine imzasız yazdı. Bu arada 27 Mayıs’ın getirdiği özgürlük ortamında Doğan Avcıoğlu’yla birlikte “Yön” Dergisi’ni çıkardı. “Pencere” adını kim verdi 1963’te Yaşar Kemal’in davetiyle Nadir Nadi’yle tanıştı, Cumhuriyet’te çalışmak için teklif aldı. Hiç para konuşmadılar. İlhan Selçuk sadece ne kadar özgür olacağını sordu. Nadir Nadi gülümseyerek, “Burası Atatürkçü bir gazetedir, burası Atatürk devrimlerini savunan bir gazetedir, burası özgürlükçü bir gazetedir, istediğinizi yazabilirsiniz” dedi. El sıkıştılar. İlk kez adını koyacağı, yani imzalı makale yazacaktı. Köşesinin adını Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Cevat Fehmi Başkut koydu: “Pencere”. Önce bu ismi pek beğenmedi ama sonra çok sevdi. Bir gün... Yeni çalışmaya başladığı Cumhuriyet Gazetesi’nin bulunduğu Babıâli yokuşundan inerken şair- yazar Yusuf Ziya Ortaç’la karşılaştı. Yıllar sonra bu karşılaşmayı 1 Ocak 2009’da şöyle yazdı: “(...) O, kıl pranga kızıl çengi, kravatlı, fötr şapkalı bir üstad, ben yakası bağrı açık, çiçeği burnunda bir yazar. Vilayet’in önünde durdu. Muzip bakışlarıyla beni süzüyor, dudakları kımıldıyordu. Ortaç yemek seçer gibi sözcük seçerdi: ‘- Talihlisin’ dedi, ‘mazin yok...’ Yüzüne baktım, ne demek istiyordu? Açıkladı: ‘- Mazin olsaydı, şimdi bir tarafını bulup hücum ederlerdi, Babıâli’de bir geçmişin yok ki saldırsınlar’(...)” Ortaç yanıldı. İlk taşı, daha küçükken babasına makalelerini okuduğu Ahmet Emin Yalman attı: “Solcuların Cumhuriyet’te ne işi var?” İlhan Selçuk yıllarca aydınlanma mücadelesi verdi. İşkencelerden geçirildi. Hapisler yattı. Bıkmadı, usanmadı, korkmadı, hep yazdı. Ve bizlere örnek alınacak bir mazi bıraktı. Evet, biz seni de, Cumhuriyet’i de çok sevdik ve sevmeye de devam edeceğiz İlhan Abi... Hasan Cemal ’e kızgın mıydı HÜRRİYET’te Yalçın Doğan yazdı: “Siyasal duruşunda ne kadar inatçı ve ödün vermez ise, insani ilişkilerinde o kadar hoşgörülü ve karınca ezmez. Kendisine kötülük etmiş olanları bile affeden bir İlhan Selçuk. (...) Hastanede yattığı sırada, Hasan Cemal, araya döneklerden birini sokarak, Hikmet Çetinkaya’ya haber gönderiyor, İlhan Abi’yi hastanede ziyaret etmek istediğini aktarıyor. İlhan Abi müthiş: ‘Gelsin kerata, ben onun kulağını çekerim, olup biter’ diyor.” İlhan Selçuk insan ilişkilerinde neden bu derece hoşgörülüydü? Bunun ipuçları Alpay Kabacalı’ya verdiği röportajda var: “İlk anımsadığım kitap, Victor Hugo’nun Sefiller’i. İlkokulda okuyorum, büyük ağabeyim Orhan, İstanbul Erkek Lisesi’nde. Lisenin ilk sınıfında edebiyat öğretmeni bir ödev vermişti: Sefiller’i okuyun, özetleyin, yorumlayın. Sefiller okundu ve nasıl yorumlanacağı konusunda evde bir tartışma başladı: Jean Valjean kürek mahkûmudur, hapisten kurtulur, bir papazın evine gider, yardıma muhtaçtır. Papaz onu konuk eder. O ise geceleyin papazın altın şamdanlarını çalarak evden kaçar. Polis yakalar, eve getirir. Jean Valjean yeniden kürek cezasına çarptırılacak. Papaz der ki, ‘Ben şamdanları kendisine hediye etmiştim.’ Bu büyüklük, bu erdem Jean Valjean’ı etkiler. Ondan sonra yaşamını değiştirir. Evde günlerce bu tartışıldı: Bu ne demek, nasıl böyle bir şey olabilir? Anlamı nedir? Ben daha ilkokuldayım. Hiç unutamadım...” (Aydınlanma Bilgesi, Gürer Y.) Fazla söze gerek var mı? Niye makaleleri kısacıktı İLHAN Selçuk çocukluğunda “Çocuk Sesi”, “Afacan” gibi dergileri okudu. Ortaokul, lise yıllarında Adana’da çıkan “Görüşler” Dergisi’ni takip etti. Babası ve annesi de okumaya meraklıydı. Evlerine hep iki gazete girdi, bunlardan birincisi Cumhuriyet’ti. İkinci gazete hep değişti, kimi zaman Son Posta, kimi zaman Tan ya da Akşam oldu. Babası ona hep gazete okutup dinlerdi. Cenaze töreninde Ali Sirmen’in söylediği gibi, 1930’larda İlhan Selçuk daha ilkokul öğrenci iken ilk okuduğu gazete Cumhuriyet oldu. Sadece Yunus Nadi’yi değil, diğer gazetelerin başyazarlarını da okudu. Ancak... Özellikle Ahmet Emin Yalman’ı okuduğunda canının çok sıkıldığını fark etti. Bunun nedenini yine kendisi keşfetti: Çünkü Yalman’ın makaleleri çok uzundu. Sıkılmamanın yöntemini buldu: Okurken paragraf atlamaya başladı. Paragraf atladıkça babasının farkına varmadığını gördü. Düşündü, “Demek ki bazı yazıların bazı paragrafları fazlaydı!” İlhan Selçuk’u yazı konusunda en çok etkileyen isim annesi Hikmet Hanım oldu. Hikmet Hanım, aydın bir kadındı, Cumhuriyet kadınıydı, okumaya, yazmaya meraklıydı. İlhan Selçuk hep söylermiş çevresine, “Annem yazıya, yazının kompozisyonuna, yazının mimarisi fikrine çok önem verirdi. Annem aşıladı bunu bana.” İlhan Selçuk’un Cumhuriyet’in 2’nci sayfasındaki makalelerinin kısa olmasının nedeniydi annesi Hikmet Hanım. (Karikatürist Turhan Selçuk yazar Füruzan’la evliydi. Kızlarının adını “Hikmet Aslı” koydular. Hikmet Aslı bugün Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. Hikmet Hanım’ın açtığı yoldan torunları da yürüyüşe devam ediyor.) Dalkavuk ve soytarı DALKAVUK Doğu’nun ürünüdür, soytarı Batı’nın... Her ikisi de eski çağlardan beri kurumsallaşmıştır. ¡ ¡ ¡ Kralın soytarısı sarayda özel yeri olan bir kişiliktir, tahtın yamacına konmuştur, protokolün hem içindedir hem dışında... Bir bakarsın ki soylu törenlerin en görkemli dakikasında soytarı yerde yatıp yuvarlanmaya başlamış, prenslerin, düklerin, baronların, kontların, nazırların, rektörlerin, kardinallerin kırmızı bayram balonu gibi şişirilmiş ciddiyetlerini sivri yergileriyle delerek ortalığı birbirine katmış, öfkeleri, kahkahaları, fısıltıları, kaygıları soytarılığın sarmalına dolayıp saray halısı gibi salona yayıvermiş. Soytarı “Evet efendimci” değildir. Kimi zaman efendisini bile mizahın gergefinde iğneleme yetkilerini benliğinde duyabilir. Batı dünyasının hoşgörü kuyusundan çıkrıkla çekebildiği kadarınca yergilerini bağlı bulunduğu egemenin yüzüne karşı söyleyebilir. Böyle durumlarda kralın suratı asılır bir an, ama aldırmaz görünür. - Canım bir soytarının söylediğinin soytarılıktan gayrı ne anlamı olabilir ki? Soytarı, zanaatının koşullarında, kişilere ve olaylara yönelik yergileri gülmeceye dönüştürüp taşı gediğine koymasını bilen kişidir. Egemenlik güçlü halktan değil Tanrı’dan kaynaklanan kralların saraylarında cins ev köpekleri gibi cins soytarıların bulunduğunu tarihler yazarlar. Öyle bir av köpeğidir ki soytarı, kralın çevresindeki soyluları kokularından tanıyıp gülünç yanlarını ortaya çıkarır, alayla karışık, şakayla barışık biçimde vurgular. ¡ ¡ ¡ Dalkavuk Doğu’ya özgüdür. Ne iğnesi vardır dalkavuğun, ne yergisi, ne de eleştirisi... Dalkavuğun görevi ya “Evet efendim” ya da “Sepet efendim”le bağlanır. Osmanlı tarihinde bol bol dalkavukluk vardır da, soytarılığa ilişkin kurumsallık oluşamamıştır. Çünkü soytarılık Batı tarihinin hoşgörü geleneğiyle bağdaşır, dalkavukluk Doğu tarihinin küt kafalı egemenlerine yaraşır. ¡ ¡ ¡ Soytarı balonları iğneler. Dalkavuk balonları şişirir. Ne olursa olsun, ister bir yüksek makamda otursun, ister bir yargı kurumunda bulunsun, ister bilim adamı kılığına bürünsün, ister kalem erbabından sayılsın dalkavuğun soytarıdan besbeter olduğunu tarihler yazar. Çünkü soytarının zaman zaman efendisini uyardığı görülmüştür de dalkavuğun şişirdiği balonlara tutunarak yükselmek kimseye nasip olmamıştır. Hey gidi dalkavuk... Sana soytarı bile denemez, çünkü soytarılık senin için rütbe sayılır. Sen dalkavukluk için belini kırıp ikiye katlanırken, senin görüntüne bile katlanmak ne büyük acı... (İlhan Selçuk, 29 Haziran 2009) Soner YALÇIN |
||
|
3
: 03 Temmuz 2010, 07:12:44
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
Nedir ey kırmızı gül, böyle cilveli bakış?
Yârinin dudağından yoksa bûse mi çaldın? Dikenin mi acıttı, kanadın nakış nakış. Gördün mü yaptığını beni hicrâna saldın. Neresidir vatanın, bilinmeyen diyâr mı? Kimdir seni ilk öpen, yoksa sevdalı yâr mı? Nedir bu güzel koku, maşukun teri midir? Ne oldu utandın mı? Yanakların kızardı. Mahcubiyet gereksiz, burası yeri midir? Sendeki soylu duruş ezelden beri vardı. Akan ne çığlık çığlık çektiğin ah-u zâr mı? Senden ayrıldı diye şeydana intizar mı? Nedir o şebnem midir? Sakın 'gözyaşım' deme, Gelen mutlak gidecek, bitirip imtihanı Ve nihai karara erdirecek mahkeme. Gönüllerin sultanı terk eyledi cihanı. Köklerine yurt olan bu küçücük mezar mı? Yaradanım bu sonu kötü olsa yazar mı? Salın ey gül rüzgârda, yazda, kışta, baharda. Mest olsun cümle canlar, seni resmeden kalem. Eğme sakın başını, yakışmaz intihar da. Seninle şenlenecek efkârlanınca âlem. Kıyma damlalarına, yaprakların pınar mı? Acılı gözyaşınla kara toprak kanar mı? Merhametle işlendin, Rabbim’ den armağansın. Gönlü bizâr bülbülün solmayacak sevdası. Uzat başını göğe, bulutlar aşka kansın! Tanımasın hiç kimse elem keder ve yası! Şarkıda geçse adın gönülleri yakar mı? Paylaşalım derdini, yetecek kadar var mı? Çekinme ey gül söyle kavuşmamak mı derdin? Ferhat Şirin’e erse, sürer miydi efsane? Aşkların güzelini tüm dünyaya gösterdin. Mahşere kadar bekle! Burası çilehane. Ne sanmıştın bizleri, vurulacak şikâr mı? Boynumuz kıldan ince, dikenin zülfikâr mı? AFET KIRAT . Afet Kırat |
||
|
4
: 03 Temmuz 2010, 07:08:21
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
ESKİŞEHİR'de Sağlık Müdürlüğü, Büyükşehir Belediyesi tarafından geçen yıl kent Park içerisinde yaptırılan ve büyük ilgi gören 350 metre uzunluğundaki Türkiye'nin ilk yapay plajının, havuz şartnamesine uygun hale getirilmesi istedi. Büyükşehir Belediye Başkanı DSP'li Yılmaz Büyükerşen, yapılan denetimlerde plaj suyunun temiz bulunduğunu belirterek, "Buna rağmen 350 metrelik koskoca plajı Türkiye'nin en büyük havuzu haline getirmemizi istiyorlar" dedi.
Eskişehir'e deniz getirdi yaranamadı! Foto galeri için tıklayın Eskişehir İl Sağlık Müdürlüğü, Büyükşehir Belediyesi'ne gönderdiğini yazıda yapay plajın dibindeki kumların çıkarılması ve yan duvarları ile dibinin Açık ve Kapalı Yüzme Havuzları Yönetmeliği'ne göre yeni malzemelerle kaplanması istendi. Yazıda plajın istenilen şartları yerine getirmemesi halinde Hıfzıssıhha Kanunu ve Türk Ceza Kanunu ile diğer mevzuatların uygulanacağı bildirildi. KOSKOCA PLAJI YÜZME HAVUZU HALİNE GETİRMEMİZİ İSTİYORLAR Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen düzenlediği basın toplantısında geçen yıl Kent Park içerisinde yaptırdıkları yapay plajın büyük ilgi gördüğünü söyledi. Plajın faaliyetine devam etmesi konusunda engellemelerle karşılaştıklarını ifade eden Büyükerşen, Sağlık Müdürlüğü tarafından kendilerine gönderilen yazıda yapay plajın yüzme havuzları şartnamesine uygun hale getirilmesinin istendiğini belirtti. Yapay plajda Sağlık Müdürlüğü'nün istekleri doğrultusunda çalışmaların başlandığını açıklayan Büyükerşen şöyle devam etti: "Bu durumda plajın güneşlenilen kısmındaki kumların su ile bağlantısını önleyecek set yapılması ve suyun dibi ile kenarlarının sert malzeme kaplanması gibi plajlarda görülmeyen şartlar ileriye sürülmüştür. Koskoca 350 metrelik yapay plajı Türkiye'nin en büyük havuzu haline getirmemizi istiyorlar. Zaten plajın yanında biri olimpik diğeri çocuklar için iki yüzme havuzu var. Şimdi de plajı Türkiye'nin en büyük yüzme havuzuna dönüştürmemiz isteniyor. Bu konuda gerekli çalışmaları başlattık. Kumsal ile su arasına set çekilecek, plaj suyu içerisindeki kumlar temizlenip sert malzemelerle kaplanacak." TAKMA KAFALARA YAPACAK BİRŞEY YOK Bozkırın ortasındaki Eskişehir'de denize gidemeyenleri düşünerek yapay plaj yaptıklarını anlatan Yılmaz Büyükerşen, geçen yıl açılan plajın büyük ilgi gördüğünü söyledi. Plaja bazı kesimlerin `Çakma plaj' dediklerini ifade eden Büküyerşen şunları kaydetti: "Geçtiğimiz yıl Fevzi Çakmak ve Gündoğdu mahallelerini gezdiğimiz sırada çocukların ve kadınların bacaklarının yamuk olduğunu fark ettik. Bunun nedenini araştırdığımızda ise bu yamukluğun D vitamini eksikliğinin neden olduğu Raşitizm hastalığı olduğunu öğrendik. Uzmanlardan da bu hastalığa en iyi güneşin geldiğini öğrendik. Böylelikle denize gidemeyenleri de düşünerek Kent Park içerisine plaj yapmıştık. Plajın suyunu 350 metreden çektiğimiz artezyen suyu ile doldurduk. Plajın yanına da bir adet olimpik açık ve bir adet de çocuk havuzu yaptık. Bu projemiz tamamen sosyal demokrat anlayışımızın sonucu olarak ortaya çıktı. Plaj açıldıktan sonra da çok ilgi gördü, sansasyon yarattı ve Aras Çayı kenarında bazı projeler başladı. AKP'ye yakın isimler yılın 365 gününün 340 günü benim hakkımda yazılar yazıyor. Plaj suyu her gün klorlanarak veriliyor ve Sağlık Müdürlüğü tarafından günde 3 defa tahlil yapılıyor. Biz de gelen yazı üzerine plajı Türkiye'nin en büyük havuzu haline getiriyoruz. Kumları kaldırdık. Yeni sistemlerin de yapımına başladık. `Çakma Plaj' diyorlar buna bişey demiyorum ama `Takma Kafalara' yapacak bir şey yok. Diyorlar ki denize çocuklar çişini yapıyorsa. Deniz olan şehirlerin kanalizasyonları denize akmıyor mu? Yaptığımız iş bir fantezi değildi. Ben polemik yaratmak istemiyorum. İnsanlar hamamda, derede, gölde hatta süs havuzlarında suya giriyorlar. Acaba onların denetimi yapılıyor mu? Oraları da havuz şartlarına getirmek için uğraşıyorlar mı? Büyükşehir Belediyesi olarak ilgili düzenlemeleri mecburen başlatmış olup, çalışmalar tamamlanır tamamlanmaz plaj kent halkının hizmetine tekrar sunulacaktır." Eskişehir Büyükşehir Belediyesi tarafından geçen yıl Temmuz ayında açılan yapay plajda 15 soyunma kabini, 150 şezlong ile 2 cankurtaran kulesi bulunuyor. Plaj özellikle kadın ve çocukların ilgi odağı olmuştu. ALINTI |
||
|
5
: 03 Temmuz 2010, 06:52:32
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
Televizyon izlerken birilerine bakıp da:
"Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş" diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez" diye iç geçirdiniz mi? Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı: "Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı: Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir. Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar. Bitmedi... Cornell Üniversitesi' ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi... Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmalarıhalinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı. Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı. Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı: "İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür! Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. 'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür. Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler.. . Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar... " Ne olur fazla mütevazi olmayın!... "Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti... Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi' nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı" . Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum: "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." ALINTI |
||
|
6
: 03 Temmuz 2010, 06:50:26
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
2 Temmuz 1993 tarihindeki Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Sivas Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu 33 aydın ve 2 otel görevlisinin yaşamını yitirdiği Madımak Katliamı’nda hayatını kaybedenler olayın 17. yılında anılıyor. Sivas’taki anma töreni saat 10.00’da başlayadı. Anma törenine katılacak birinci grup, saat 10.00’da Eğitim-Sen Sivas Şubesi önünden yürüyüş korteji oluşturup Kepenek Caddesi üzerinden Kız Meslek Lisesi önünden yürüyerek saat 11.30’da Ethem Bey Parkı önünde toplananmaya başladı. İkinci grup ise Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Sivas Şubesi önünden saat 10.30’da hareket ederek saat 11.30’da Ethem Bey Parkı önünde diğer grupla bulaşacak. Ethem Bey Parkı’ndan saat 12.00’de yürüyüş korteji oluşturularak anons aracı eşliğinde Mevlana Caddesi üzerinden yürünerek Atatürk Anıtı’na çelenk konulacak. Buradan Madımak Oteli’nin önüme gidilerek çelenkler ve karanfiller bırakılıp saygı duruşunda bulunulacak. Madımak Oteli önünde kurulan platform üzerinde günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılarak anma sona erecek. Anmayı takiben aynı güzergâhtan yürüyüş korteji halinde Eğitim-Sen ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Sivas şubesine dönülecek. ANKARA’DAKİ ANMA TÖRENİ Ankara’daki anma törenine katılacaklar saat 16.00’da Sıhhiye Toros Sokak’taki toplanmayla başlayacak. Burada toplanan kortej, Kolej Meydanı’na yürüyecek ve saat 18.00’de buradaki tören başlayacak. Törende Hasan Yükselir ve Yavuz Canpolat da birer konser verecek. GÖZ GÖRE GÖRE KATLİAM 2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal’ı anmak için Sivas’a gelen 33 sanatçı ve aydın Madımak Otel’in ateşe verilmesi sonucu hayatını kaybetti. Öğle saatlerinde toplanan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak, bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi. Hızını alamayan binlerce kişi, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. GÜVENLİK GÜÇLERİ MÜDAHALE ETMEDİ Bu zamana kadar güvenlik güçleri tarafından herhangi bir somut engelleme yapılmadı ve grup Madımak Oteli'ne sığınmış olan onlarca kişiyi diri diri yakmak için önce otelin önündeki araçları daha sonra da oteli ateşe verdi. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan aydınlardan, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen,Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 33 aydın yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Olayda 2 otel görevlisi ve 2 gösterici de hayatını kaybetti. SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI DURDURDU Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan ve olayların odak noktası haline gelen Aziz Nesin, itfaiye merdiveninde görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan azgın kalabalığa doğru itildiği dönemin özel televizyonları tarafından belgelendi. Başından yaralanan Aziz Nesin'i linç edilmek istendi. Gözü dönen grup, olaylar sırasında Atatürk - Kongre ve Etnografya Müzesi önünde bulunan Atatürk büstünü de tahrip etti. Olaylar ancak akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen "2 günlük sokağa çıkma yasağı" ile durdurulabildi. OLAYDA HAYATINI KAYBEDENLER Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı Gülender Akça - 25 yaşında Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar Ahmet Alan - 22 yaşında Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci Sehergül Ateş - 30 yaşında Behçet Aysan - 44 yaşında, şair Erdal Ayrancı - 35 yaşında Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar Belkıs Çakır- 18 yaşında Serpil Canik - 19 yaşında Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci Serkan Doğan - 19 yaşında Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi Murat Güneş,Murat Gündüz - 22 yaşında Gülsüm Karababa -22 yaşında Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist Koray Kaya - 12 yaşında Menekşe Kaya - 17 yaşında Handan Metin - 20 yaşında Sait Metin - 23 yaşında Huriye Özkan - 22 yaşında Yeşim Özkan - 20 yaşında Ahmet Öztürk - 21 yaşında Ahmet Özyurt - 21 yaşında Nurcan Şahin - 18 yaşında Özlem Şahin - 17 yaşında Asuman Sivri - 16 yaşında Yasemin Sivri - 19 yaşında Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı İnci Türk - 22 yaşında Kenan Yılmaz - 21 yaşında |
||
|
7
: 28 Nisan 2010, 10:17:18
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
*Attila İlhan - bir hain nasıl yetiştirilir?* İstihbarat dünyasında "kuş yumurtası üretmek" diye bir deyim vardır. Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provakatörler lazım ve en güvenilir provakatör kendi yetiştirdiğinizdir. Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir "yumurta" bulunur. Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim görevlisi daha sonrada medya parlatmaları ve şirket sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir Profesör haline getirilir. Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır olarak verilir. Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir. Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır. Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalarda farklı faaliyetlere girişirler. Neyse konu uzun benim yerim dar ama ilgilenenler için Doğu Bloğunun çöküş dönemine bakmalarını salık veririm. * * * Bu alakasız konudan sonra gelelim Orhan beye. Ferit Orhan Pamuk Beyin (kimsenin bilmesini istemediği göbek adı Ferit'tir) aslında ülkesine bu kadar muhalif olmasına bir sebep yoktur. Hani fakir ve hayatını zorluklar içinde geçirmiş, içerde yatmış birisi olsa belki anlayacağım ama Orhan Pamuk sülalece aristokrat tabakasına mensuptur ve bugün eleştirdiği devletin çok ekmeğini yemiştir. Mesela dedesi Cumhuriyetin ilk mühendislerindendir ve özellikle Atatürk,İnönü dönemlerinde yapılan demiryolu hamlesinde büyük ihaleler alıp kısa zamanda zengin olmuştur. Oğulları bu koca servetin büyük kısmını sefahatle tüketseler de Orhan Pamuğun zengin bir hayat sürmesine yetecek kadar servet kalmıştır... Peki Orhan Pamukta oluşan bu sistem düşmanlığı nereden kaynaklanıyor ve acaba "yapay" bir düşmanlık mı sorularına cevap arayalım. Orhan Pamuğun hayatının ilk evrelerine baktığımız zaman koca bir başarısızlık olduğunu görüyoruz. 30 yaşına kadar iki okul değiştirmiş ve sırfaskerliğini kısa dönem yapmak için Gazetecilik okumuş bir insan. İlk başlarda ressam olmak ister ken sonra yazarlığa sarıyor. Yıllarca evinin odasına kapanarak ödüller alan ama kimsenin para vermek istemediği romanlar yazıyor. Tam artık buraya kadarmış aşamasına geldiği anda sihirli bir değnek değmiş gibi Orhan Pamuğun kitapları satmaya ve yurtdışında tanınmaya başlıyor. Peki bu sihirli değnek acaba nerede değmiş olabilir. Benim kanaatimce bu değneğin izini Amerika'da sürmek lazımdır. Amerika'ya gitmeden önce Orhan Pamuk üzerinde derin etkileri olduğu anlaşılan birisinden bahsetmek lazım. Bu kişi Orhan Pamuğun erkek kardeşi Şevket Pamuk. Şevket Pamuk Orhan Pamuğun ilk dönemlerinin aksine oldukça başarılı bir insan. Amerika'da Yale, Berkeley gibi sağlam üniversitelerde ekonomi okuduktan sonra Türkiye'de bir çok üniversitede ders veren Şevket Pamuk, Osmanlı ekonomisi üzerinde tanınmış bir uzman. Kendisi pek çok yabancı üniversitede Osmanlı ve Türkiye ekonomisi üzerine dersler vermiş. Bu üniversitelerden en ilginci İsrail'de bulunan Negev Ben Gurion üniversitesi. İsmini İsrail'in ilk başbakanı, İsrail'in kurucularından ve hatta anarşik faaliyetleri yüzünden Osmanlı tarafından Filistin'den kovulacak kadar fanatik siyonist olan David Ben Guriondan almıştır. Üniversitenin derslerini MOSSAD'ın da ilgiyle takip edip raporlar hazırlattığı bir "Ortadoğu Çalışmaları" bölümü bulunmakta. İşte sayın Şevket Pamuk böylesine kaliteli bir bölümde (!!!) ders verebilecek kadar yetenekli bir ekonomi uzmanımız. Ben Gurion üniversitesinin başında 14 sene Dünya Bankası'nda çalışmış ve daha sonra bu başarılarından ötürü Rotary ve Lions klüplerinin 2000 yılının adamı olarak seçtikleri Prof.Avishay Braverman bulunmakta. Böylesine başarılı bir ekonomistin yönettiği üniversitede ekonomi dersi vermenin önemini anlamışsınızdır. İşte Orhan Pamuğun kardeşi Şevket Pamuk bu kadar değerli bir hocamız. Evet biz Orhan Pamuğun Amerika yolculuğuna dönelim gene. 1985-1988 arasında tam üç sene Amerika'da kaldı Orhan Pamuk. Bu dönemde Amerika'da harıl harıl kitap yazmanın dışında çok önemli bir kursu da başarıyla bitirdi.Bu kurs Iowa üniversitesi bünyesinde verilen International Writing Program (IWP) isimli çok ilginç bir kurs. Kursun amacı dünyanın değişik bölgelerinden gelen ve kendilerinde potansiyel görülen yazarların Amerikan hayatını tanımaları ve kitaplarını yazabilecek güzel bir ortama kavuşmaları. Bu "iyiliksever"programın bünyesinde her sene 20 kadar yazar ağırlanıyor. İşte Orhan Pamuğun bu kurstan sonra hayatı değişti. Yani onun deyimiyle "Bir kursa gitti hayatı değişti". Bu arada kurstan 2004 senesinde mezun olan bir başka Türkün ismi de MAHİR AKTAŞ, aklınızda bulunsun çünkü geleceği parlak. İnsan düşünmeden edemiyor bu üniversite bu kadar insanı çağırıp onları aylarca yedirip içirecek ve ağırlayacak parayı nereden buluyor diye. Cevabı basit. Bu yazar eğitim kursu programının baş sponsoru Amerikan Dışişleri Bakanlığı. Orhan Pamuğun şansı Amerika'da bundan sonra oldukça açılıyor. Baktığımız zaman Orhan Pamuğun Amerika'da basılan kitaplarının tamamına yakını aynı yayınevinden çıkmış. Bu yayınevi Random House. Yayınevinin sahipleriyse dünyaca ünlü Alman Bertelsmann yayıncılık. Bertelsman'ın kurucusu ve şu anda emekli hayatı süren dünyanın en zenginlerinden Reinhard Mohnda sihirli değnek örneklerinden. Bay Mohn İkinci Dünya Savaşı'nda general Rommelin Afrikakorps birliğinde asteğmen olarak savaşıyor. Burada Amerikalılara esir düşerek Kansasda bir esir kampına tıkılıyor. O zamana kadar kitaplara ilgi duymayan Mohn biranda kitap sever oluveriyor. Savaştan sonra komünizm tehdidi altındaki ülkesine dönen Mohn aniden bir yayınevi açarak ilahi kitapları ve dini kitaplar basmaya başlıyor. İşte Bertelsmanın kuruluşu böylesine mütevazi. 1991 senesinde emekli olduğu zaman Bertelsmann dünyanın en büyük yayıncılarından ve kendisi de karun kadar zengin. Bu Amerikalılar asteğmen Mohn'a esir kampında ne yedirdilerse adam başarının sırrını buluveriyor bir anda. Bertelsman'ın bir diğer ilginç özelliği Doğan Holding'le 2001 senesinde Müzik piyasasına yönelik bir ortaklığa gitmeleri. Bu ortaklığın tüm görüşmeleri bizzat Aydın Doğanın kızı Hanzade tarafından yapıldı. Buna göre şu an Türkiye'de yayınlanan pek çok yabancı müzik albümü hep bu ortaklığın sayesinde Türkiye'ye ulaşıyor. İşte bu büyük grup Orhan Pamuğu çok sevmiş olacak ki tüm kitaplarını satsa da satmasa da ısrarla onlar basıyorlar. Orhan Pamuğun en büyük başarılarından biri de dünyaca ünlü IMPAC Dublin ödülünü almış olması. Bu ödül öylesine basit bir plaket değil tabii ki. Çünkü ödül jürisi "Benim adım Kırmızı" kitabını öylesine beğenmiş ki birde hediyesi olarak 115 bin dolar vermişler. Peki bir Türk yazarına kendisiyle aynı mesleği yapan çoğu meslektaşının hayatları boyunca bir arada göremeyeceği meblağı veren kurumun arkasındaki güç kim. Bu şirket ödüle ismini veren IMPAC şirketi. IMPAC tüm dünyada yaygın yönetim danışmanlığı hizmetleri veren bir Amerikan şirketi. Yönetim danışmanlığı adı altında güzel istihbarat hizmetleri verdiği de bilinir. Şirketin başındaki Dr James Irwin İrlanda'yı ve kitapları çok sevdiği için böylesine güzel bir ödül ortaya çıkarmış ve her sene başarılı bir yazara bu ödül veriliyor. Edebiyat sever dostumuz bay Irwin çok da aktif birisi. Kendisi Amerika'nın önde gelen Cumhuriyetçilerinden ve Amerikan ordusuyla arası harika. O kadar harika ki Amerikan Askeri akademisi West Point'den üstün hizmet ödülü almış. Orhan Pamuğa verilen ödülün sponsoru bay James Irwin "International Democratic Union" derneğinin de baş üyesi ve muhasebecisi. Bu dernek dünya çapındaki merkez sağ partileri bir araya getirmek için kurulmuş. Kurucuları arasında Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Baba George Bush, Helmut Kohl ve Jack Chirac gibi önemli isimler de bulunmakta. Derneğin Türkiye'den de iki üyesi var. Bunlar Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi. Derneğin şu anki başkanı Avustralya'nın Amerikan yanlısı başbakanı John Howard. James Irwin bunun dışında Washintonda bulunan "Center for Democracy" derneğinin de üyesi. Tüm dünyaya Amerikan demokrasisi getirme amacındaki bu derneğin en ilginç siması artık hepimizin tanıdığı Henry Kissinger. Kissinger dendi mi o demokrasinin nasıl geleceğini hepiniz tahmin edersiniz herhalde. Orhan Pamuğun otuz yaşlarına kadar odasından çıkmayan biri olarak çok büyük aşamalar kaydettiği büyük bir gerçek. Şu anda kazandığı ünün ve paranın keyfini çıkarmakla meşgul. Taksim meydanına yakın ve muhteşem boğaz manzaralı teras katında yeni eserleriyle uğraşıyor. Duvarlarında Japon edebiyatına kadar tasnif edilmiş yüzlerce kitap bulunan lüks dairesini sadece çalışma amaçlı kullanıyor ve bazen de yakın dostlarıyla yemek yiyor. Bu eve sık sık gelen yakın dostlardan biride Yahudi asıllı Amerikan gazetecisi Jeri Liber di. Bu şahsiyeti hafızası güçlü olanlar hatırlayacaklardır. Kurucusu olduğu insan hakları izleme komitesini temsilen Türkiye'deki insan hakları ihlallerini konu alan bir rapor yazmıştı. Sonra bu rapor kitap haline de dönüştürüldü. Bu raporda Türk ordusunun Kürtlere katliam yaptığını iddia edilmiş ve Türk ordusuna açıkça "serseriler" diye hitapta bulunulmuştu. Bu kitabın çevirisini yapan Ertuğrul Kürkçü ve Ayşe Nur Zarakoğlu hakkında dava açılınca Jeri Liber onlara destek vermek için hemen Türkiye'ye gelerek mahkemelere katılmıştı. Herhalde Sayın Orhan Pamuğun fikirlerinin oluşmasında Jeri Liberle özel teras katında yaptığı yemekli sohbetlerin büyük etkisi olmuştur.... ALINTI |
||
|
8
: 27 Nisan 2010, 18:32:21
|
||
| Başlatan muzaffer - Son mesaj Gönderen: muzaffer | ||
|
9
Muzaffer Çalışkan siirleri / Şair Muzaffer Çalışkan Siirleri / Horrible Virus, I really need somebodies help.?
: 13 Nisan 2010, 23:25:48
|
||
| Başlatan Triprad - Son mesaj Gönderen: Triprad | ||
|
i have a laptop model presario c300 . i have windows xp sp2 in it. i just formatted it . i have installed all dirvers but wen i m trying to install sound drivers it says 'cannot find modem for device' n sometimes says 'cannot find device for driver' ..how do i install sound drivers to my laptop. internet is working everything else is working .. thers no virus because i have jus now formattd. sound device is of conexant universal. it has a smart audio software with it i have installed that . pls help.
____________ wow guide |
||